Yalnızlık köşesinde düşünme, doğanın incelenmesi, evreni gözlemleme, yalnız yaşayan bir insanı, her zaman, nesnelere ve yaratana doğru atılmaya, her gördüğünün amacını, her duyduğunun nedenini tatlı bir kaygıyla araştırmaya iter. Talih beni yeniden dünya kasırgasına yuvarlayınca, yüreğimi oyalayacak hiçbir şey bulamadım. Boş zamanlarımın tatlı anısı, elimin altında bulanan ve beni yüksek görevlere, servete götürebilecek araçlara karşı ilgisizliğe yöneltti; bunlardan nefret bile ettirdi. Karmaşık isteklerimin kararsızlığı içinde az umdum ve daha az kazandım; ama, umutla yaşadığım günlerde bile, aradığımı sandıklarımın hepsine kavuşsam da yüreğimin ne olduğunu bilmeksizin susadığı mutluluğu bulamayacağımı duyumsadım. Böylelikle, beni dünyadan bezdiren yıkımlarımdan önce de, her şey beni bu dünyanın ilgilerinden sıyrılmaya itiyordu. Yoksullukla zenginlik, bilgelikle sapkınlık arasında bocalayarak, yüreğimde hiçbir kötü eğilim bulunmadığı halde, alışkanlıktan ileri gelmiş kötü huylar taşıyarak, aklımın koyduğu ilkelere dayanmaksızın gelişigüzel yaşayarak, görevlerimi aşağı görmeksizin unutarak, ama çoğu kez onları kestiremeyerek kırk yaşıma geldim.
Reference Quote
ShuffleSimilar Quotes
Quote search results. More quotes will automatically load as you scroll down, or you can use the load more buttons.
yürekten sevdiğim,
sana gene yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da bana karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.
kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olununca her şey hiç ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlaşır. küçük tedirginlikler onlara yol açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. yan yanalık dolayısıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyüsüyle yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. aşkım da öyle. zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: o, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimizde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. ama aşk -feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil- sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor...
dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel. ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
hoşça kal canım. seni ve çocukları binlerce kere öperim.
senin, karl
manchester, 21 haziran, 1865
Ruhun tümüyle dayanabileceği, geçmişi anımsamaksızın ve geleceğe el uzatmaksızın bütün benliğini toplayabileceği; zamanı hiçe sayabileceği; var olmaktan başka, yoksulluk hazzına da, zevkin ve üzüntünün, isteğin ve korkunun gereksinime duyulamayacağı bir durum varsa, bu durum sürdükçe herkes, yaşamın eğlencelerinde bulunan eksik, yoksul ve görece bir mutluluğa değil de ruhta doldurmak gereği duyulan hiçbir boşluk bırakmayan olgunlaşmış ve yetkin bir mutluluğa kavuştuğunu söyleyebilir.
Böyle bir durumda neden zevk alınır? Sanırım dışımızdan, kendimizden başka, yaşamımızdan başka şeylerden değil; insan yaşadıkça, Tanrı gibi, kendine yeter. Herhangi bir bağı olmayan yaşama duygusu, değeril bir hoşnutluk ve erinçlik duygusudur; boyuna aklımızı çelen, yaşamın tadını kaçıran kösnül ve maddesel duygulardan sıyrılmasını bilenler için, güzel ve tatlıdır. Ama, ardı arkası gelmez tutkularla çalkalanan insanların çoğu bu ruh durumunu bilmez; a da o denli az bilir ki tadına varamazlar. Dahası, bu tatlı kendinden geçmeleri isteyerek, gereksinimleri durmaksızın değişen yaşamdan iğrenmeleri, bugünkü koşullarda doğru değildir. Ama toplumdan dışlanan ve yeryüzünde ne kendisine ne de başkalarına yarayacak bir şey yapabilen bir mutsuz, talihin ve benzerlerinin elinden alamayacağı bir tür mutluluk bulur.
Gereksinimlerime dokunan her kaygı beni hüzünlendirir, düşüncelerimi bozar; öyle ki beynimin çalışmasından, ancak benliğimin çıkarlarını gözden uzaklaştırmakla zevk aldım.
Nefsimin çıkarlarını ilgilendiren, kişisel denebilecek hiçbir şey, ruhumu gerçek anlamda kaplayamaz. Ancak kendimi unuttuğum anlardadır ki, tatlı düşlemlerime dalarım. İnsanların arasında erimekte, bütün doğayla bir olmakta, tanımlanamaz bir ruh esirmesi duyarım. İnsanlar benim kardeşlerim oldukları sürece, dünyasal mutluluklar tasarlamaya başlardım; bu düşüceler bir 'bütün' e bağlı bulunduklarına göre, herkesin mutluluğundan ben de mutlu olabilirdim; kardeilerimin kendi mutluluklarını benim düşkünlüğümde aradıklarını gördüğümden beridir ki, gönlüm özel, bana özgü bir mutluluk düşüncesini benimsemiştir. İşte o zaman onlardan nefret etmemek için, kaçmam gerekti ve ortak anamıza sığınarak, onun kolları arasında çocuklarının saldırılarından korunmaya çalıştım. Yalnız bir adam, daha doğrusu onların dediği gibi, toplum yaşamından kaçan ve insan düşmanı bir adam oldum; çünkü en korkunç yalnızlık bile, bana kötülerin, aldatma ve düşmanlıktan başka şeyle beslenmeyen ilgisinden daha yeğ gelir.
Bütün bu bitki inceleme gezilerim, dikkatimi çeken şeylerin bulunduğu yeren aldığım türlü izlenimler ve yol açtığı düşünceler, bunlara karışan olayların tümü, bende aynı yerlerde toplanan otlarla karşılaşıca tazelenen duygular bıraktı. Yüreğime, her zaman duygululuk veren o güzel görünümleri, ormanları, gölleri, korulukları, kayaları, dağları, bir daha göremeyeceğim; ancak, kendimi yeniden orada düşünmek için ot ve kök koleksiyonumu açmak yeter. Bu benim için bir tür anı defteridir.
Beni bitkibilime bağlayan, dolaylı düşünceler zinciridir ki imgelemime onun en çok hoşlandığı düşünceleri toplayarak anımsatır: çayırlar, sular, ormanlar ve bütün bunların içinde bulunabilinen yalnızlık, sessizlik ve hele erinci belleğimde hep canlandırmaktır. Böylece, insanların bana yönelmiş kıyıcılığını, onlardan gördüğüm nefreti, düşmanlığı, kötü davranışları; kendilerine gösterdiğim sevginin ve içten bağların karşılığı olarak yaptıkları kötülükleri unutturuyor, beni eskiden birlikte yaşadığım insanlar gibi iyi ve sıradan insanlara, sessiz evlere bir kez daha, götürür gibi oluyor, bundan duyduğum hazzı tazeleyerek bir ölümlünün duyabileceği en kötü talihin içinde bile, hala mutlu ediyor.
Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına
Yoksa diretip bela denizlerine karşı
Dur, yeter demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!
Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.
Çünkü, o ölüm uykularında
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu.
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan.
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına?
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine
Sevgisinin kepaze edilmesine
Kanunların bu kadar yavaş
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine
Kötülere kul olmasına iyi insanın
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken?
Kim ister bütün bunlara katlanmak
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya
Ürkütmese yüreğini?
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa
Çektiklerine razı etmese insanları?
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi:
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor
Yürekten gelenin doğal rengini.
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar
Yollarını değiştirip bu yüzden
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.
W. Shakespeare / Hamlet
her ne kadar ruh, yaratılışının asilliğinden ötürü kendini gökyüzünden çalınmış gibi hissetse de aynı zamanda bedenin ağırlığı ve dünya nimetleri tarafından da yeryüzüne sürüklenmiştir. ve sizler gözlerinizi yere dikili tutarak göğe yükselmeyi arzularken, birinden diğerine itilmiş halde, ne göklere ne de yeryüzüne tam anlamıyla ait olamıyorsunuz.
Bu, doğal olarak dünyadan yalıtılmış, her şeyin bana güzel tablolar olarak göründüğü, rada yaşayan birkaç kişinin benim sürekli ilgimi çekecek denli çekici olmaksızın içten bir topluluk oluşturdukları ve bütün gün engelsiz, hiçbir güçlüğe uğramadan, istediğim gibi davranabildiğim ya da kendimi tembelliğe bırakabildiğim bir ıssız ve bereketli adada, daha iyi, daha hoş düşlemlere dalınabiliyordu.
...Toplumsal yaşamın doğurduğu bütün dünya tutkularından kurtulan ruhum, bu havanın üstüne yükselmeye koyulur ve yakında katılacağını umduğu ölümsüz ruha, daha önceden karışır. Bilirim ki insanlar, beni bırakmak istemedikleri böyle hoç bir sığınağa bir daha sokmamaya çalışırlar. Ama her gün imgelemimin kanatları üstünde gidip hala oradaymışım gibi zevk almama engel olamazlar. Orada yapacağım en tatlı şey istediğim gibi düşleme dalmaktır. Orada olduğumu düşlemekle aynı şeyi yapmıyor muyum? Daha ileri gidiyorum: Değişmez, soyut bir düşleme, onu canlandıran betimlemeler de katıyorum. Kendimden geçtiğim sıralarda o betimlemelerin anlamını anlayamazken, düşlemlerim derinleştikçe, daha renkli görüyorlar. Dahası, onların içinde, gerçekten bulunduğum zamandan daa çok bulunuyorum.
Şövalye: - Benzerlerime, insanlara ilgisizliğim, onların düzeninden ayırdı beni. Şimdi bir hayaletler dünyasında yaşıyorum. Düşlerim, kuruntularım içre kapatılmışım.
Ölüm: - Yine de ölmek istemiyorsunuz.
Şövalye: - Hayır istiyorum.
Ölüm: - Ne bekliyorsunuz?
Şövalye: - Bilgi istiyorum.
Ölüm: - Dayanak mı istiyorsunuz?
Şövalye: - Adına ne derseniz dein. Tanrıyı duyularla kavramak, öyle amansızcasına anlaşılmaz bir şey mi? Ne diye yarım sözler ve görünmeyen mucizeler sisinde saklıyor kendini? Kendimize inancımız yokken, inananlara nasıl inanabiliriz? İnanmak isteyip de inanamayanların başına neler gelecek? Peki, ne inanmak isteyen ne de inanmaya gücü yetenler ne olacak? Tanrıyı neden öldüremem içimde? Ona kötü sözler söylerim, yüreğimden söküp fırlatmak isterim de, neden böyle ağrılar içinde, böyle aşağılanarak yaşar durur? Neden, her şeye karşın , silkip atamadığım şaşırtıcı bir gerçektir o? İşitiyor musunuz beni?
Ölüm: - Evet, işitiyorum.
Şövalye: - Bilgi istiyorum, inanç değil, varsayımlar değil, bilgi. Tanrı elini bana doğru uzatsın, kendini açığa vurup benimle konuşsun istiyorum.
Ölüm: - Ama sessiz durur o.
Şövalye: - Karanlıkta ona doğru haykırıyorum, ama sanki hiç kimse yok orada.
Ölüm: - Hiç kimse yok belki de.
Şövalye: - Yaşamak iğrenç bir korku öyleyse. Kimse ölümün karşısında her şeyin bir hiç olduğunu bile bile yaşayamaz.
Ölüm: - İnsanların çoğu ölüm ya da yaşamın boşluğu üzerine kafa yormaz ki.
Şövalye: - Ama bir gün yaşantının o son anına varıp, karanlığa doğru bakmak zorunda kalacaklar.
Ölüm: - O gün geldiğinde...
Şövalye: - Korku içindeyken bir görüntü yaratırız, sonra o görüntüye Tanrı deriz.
Loading...