Atatürk, farklı bilim alanlarında derlenen terimleri denetleyecek durumda değildi. Hazırlanan uzun listeleri gözden geçiremezdi. Buna zamanı yetişmezdi. Yalnız riyaziye komisyonunun terimlerini kendi denetimi altına almıştı. Terimleri birer birer tartışarak Türkçe yazı kurallarıyla belirlenmesine çalışmıştı. Tabii ilk terim 'riyaziye'ydi. Komisyonun listesinde bu terime bir karşılık bulunmamıştı. Atatürk komisyona 'riyaziyat' teriminin nereden geldiğini, anlamını sormuş, cevap olarak kendisine 'riyaziyat'ın 'riyaziyat'tan geldiği, bunun sofuların sıkı perhizi anlamına geldiği söylenmişti. Bunun üzerine Atatürk terimin Batı'daki karşılığını sormuş, kendisine Fransızcada 'mathèmatiques', İngilizcede 'mathematics', Almancada 'Mathematik' olduğu söylenmişti. Bu kez Batı'daki bu terimlerin anlamını sormuştu. Kendisine 'sayılabilen, ölçülebilen şeylerin sayılması, ölçülmesi yollarını araştıran ilimler' anlamına geldiği söylenmişti. Bu cevabı alınca Atatürk kararını vermişti: 'Burada sofuların perhizlerinin işi yoktur. Bu terimin Türkçesi matematik'tir, efendim' sözleriyle görüşmeyi sonlandırmıştı.
"Bu noktada, kazanmanın doğal yasalarını arayacak olursak, yalnız bir tek temel görülür: Çalışmak... Bundan başka çözüm yoktur. İnsan doğal olarak, kendine sahiptir; bu özellik, insanı, bütün dünyaya sahip kılabilir. Yani, insan zekâsı, sanatı, iradesiyle bütün ögeleri kendisine bağlayıp yetkisi altına alabilir. Bu, bize çalışmanın yüksek değerini, ahlâksal niteliğini ve her şeyden kutsal olan bir hakkı, çalışma hakkını gösterir.
Çalışma insanların bedensel güçlerini geliştirir ve sosyal yaşam için gerekli olan şeyleri sağlar. Çalışmaksızın, düşünsel gelişme ve ahlâksal olgunluk da mümkün değildir.
"Tembellik bütün kötülüklerin anasıdır.
Anlaşılıyor ki, insanın maddî servet edinmesi gerekir. İnsanın servet edinebilmesi için çalışması zorunludur. Fakat, insan, yalnız özgürlük aracı olarak servete sahip olmalıdır. Yoksa servete tutsak olmak için değil... Kuşkusuz herkes aynı sağlık, aynı yaradılış ve yetenekte değildir. Fakat herkes aynı yaşam yasasına bağlıdır. Çalışmadan hiçbir şey kazanılmaz. Herkes, belli bir biçim ve sınır içinde, bir yandan yeteneğinin, gücünün, köken ve çevresinin etkisi altındadır, diğer yandan da gereksinimlerinin baskısı altındadır. İşte insan, bu karşıt koşullar içinde yararlı bir sonuç elde etmeye çalışmak zorunluluğundadır. Yararlı bir sonuçtan söz ediyoruz; evet, çünkü, sonuçsuz uğraşmak, anlamsız şeyler yapmak, çalışma yasasına karşı büyük suçtur.
Numara 10
İzmir: 6.1.931
Başvekil İsmet Paşa Hazretleri'ne
1) Aydın'da Serbest Fırka'ya mensup iken Fırka'mıza giren unsurlardan teşkil edilmiş olan yeni İdare Heyeti'ni liyakatli ve mefkûreci gençlerden meydana gelmiş buldum. Yalnız bunların içerisinde öteden beri Aydın muhalefetlerinde yer almış olan
Şahinzade Fuat Bey isminde birisi vardır. Bu zatın da olumlu çalışacağını temin ettiler. Fakat kendisine karşı daima dikkatli bulunulması tavsiyeye değerli sayıldı. Eski İdare Heyetimizin başında bulunan Ahmet Emin Bey fedakâr bir fırkacıdır. Vazifelerini yapmamış olan eski İdare Heyeti arkadaşları ile birlikte yeni heyete sevgi göstermeleri ve onlarla kaynaşmaları tavsiye edildi. Yeni heyete de eski arkadaşlarıyla kaynaşıp sevişmeleri lüzumu anlatıldı.
2) Aydın Türk Ocağı değersiz insanlar elinde hareketsizdir. Ocak başındakiler istifa ettiler. Değerli insanlardan meydana gelen bir idare heyeti lüzumludur. Aydın'da Vilayet İdare Heyeti bir tek yer odasında oturdukları halde Ocak'ın çok geniş ve güzel bir salonu ve teferruatı vardır.
3) Aydın Vilayeti Maarif Müdürü Niyazi Bey isminde bir zencidir. Maarife hizmeti olduğu söylenen bu zatın göze görünmeyecek bir büro hizmetine alınarak, yerine fikri olumlu, hareketlerde yardıma muhtaç olan Aydın için faydalı olacak münasip bir zatın tayinini rica ederim.
4) Denizli iyi bir halde görüldü.
5) Hakkı Tarık Bey geldi. Manisa'da Kâmil ve Selahattin Beylerden gayrı en çok oy alanlardan teşekkül eden İdare Heyeti'nin serbest seçeceği bir zatın reis olması münasip görüldü. Tarık Bey'e tebliğ olundu, efendim.
Reisicumhur
Efendiler, toplumsal hayatın temeli asri aile hayatıdır. Aile, izaha hacet yoktur ki. kadın ve erkekten meydana gelmiştir. Kadınlarımız hakkında, erkekler hakkında söz söylediğim kadar fazla izahatta bulunmayacağım. Fakat bu ulvi mevcudiyeti bilhassa huzurlarında müsamaha ile geçemem. Müsaade buyurulursa bir iki kelime söyleyeceğim ve siz ne söylemek istediğimi kolaylıkla anlayacaksınız. Seyahatim esnasında. köylerde değil, bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok sıkı ve itinalı surette kapamakta olduklarını gördüm. Bilhassa bu sıcak mevsimde bu tarzın kendileri için mutlaka azap ve ıstırap verici olduğunu tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim bencilliğimiz eseridir. Bu belki çok iffetli ve dikkatli olduğumuzun icabıdır. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da, bizim gibi idrak ve fikir sahibi insanlardır. Onlara son icapları telkin etmek ve milli ahlakımızı anlatmak ve onların dimağını nur ile, incelikle donatmak esası üzerinde bulunduktan sonra fazla bencilliğe lüzum kalmaz. Onlar da yüzlerini cihana göstersinler. Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.
Yalnız, ben, ordumuzun varlığını ve gücünü, paramızla orantılı bulundurmak teorisini kabul edenlerden değilim. 'Paramız vardır, ordu yaparız; paramız bitti, ordu dağılsın...' Benim için böyle bir sorun yoktur.
Efendiler, para vardır veya yoktur, ister olsun ister olmasın, ordu vardır ve olacaktır. Bu noktada bir anımı da anlatayım. Ben ilk defa bu işe başladığım zaman, çok akıllı geçinen bazı kişiler bana sordular: 'Paramız var mıdır?.. Silahımız var mıdır?' 'Yoktur' dedim. O zaman, 'O halde ne yapacaksın?' dediler. 'Para olacak, ordu olacak ve bu ulus bağımsızlığını kurtaracaktır!' dedim. Görüyorsunuz ki, hepsi oldu ve olacaktır.
Efendiler, bu yazıların anlamı ve bu düşüncelerden amacın ne olduğu bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık bir şekilde anlaşılacaktır. Gelecek kuşakların, Türkiye'de cumhuriyetin ilanı günü, ona en acımasız bir şekilde saldıranların başında, cumhuriyetçiyim iddiasında bulunanların yer aldığını görerek şaşıracaklarını asla sanmayınız! Aksine, Türkiye'nin aydın ve cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların gerçek anlayışlarını çözümlemekte ve belirlemekte hiç de kararsızlığa düşmeyeceklerdir.
Onlar kolaylıkla anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife unvanıyla başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına olanak bırakmayacak şekilde korunmasını zorunlu kılan bir devlet şeklinde, cumhuriyet rejimi ilan olunsa bile, onu yaşatmak mümkün değildir.
"KARŞIYAKALILARA NUTUK
(12 EKİM 1925)
İzmir. 12 (AA) - Sabah saat 1; muazzam tezahürat devam ediyor. Reisicumhur Hazretleri özel vapurlarla gelen Karşıyaka ve Göztepelilere hitaben aşağıdaki nutku irat buyurmuşlardır:
İzmir'in Karşıyakalıları! Sizi derin muhabbetle selamlarım. (Teşekkür ederiz, var ol sesleri.) Karşıyakalılar! Ben karşı yaka beri yaka bilmem. Ben İzmir'in tamamını tanırım. İzmir'in tamamını severim. (Alkışlar.) Güzel İzmir'in temiz kalpli insanlarının da beni sevdiklerinden eminim. (Vallahi Paşam, kurbanız Paşam sesleri.) Yalnız bir tesadüf beni Karşıyaka'ya daha ziyade bağlamıştır. Karşıyakalılar! Anam sizin sinenizde, sizin topraklarınızda yatıyor. (Sen sağ ol Paşam sesleri.)
Karşıyakalılar! İzmir'i gördüğüm gün evvela Karşıyaka'yı ve orada sizin sinenizde, sizin topraklarınızda yatan anamın mezarını gördüm. Hatırlar mısınız ne dedim? Aynen değilse bile mealen anamın kabrine, anamın Karşıyaka'daki topraklarına dedim ki, "Seni ben öldürmedim. Hatta Allah da öldürmedi. Seni öldüren, mazideki istibdat, sultanlar. halifelerdir." (Sen yaşa! Çok yaşa nidaları.)
Çok muhterem arkadaşlar! O zaman söz verdim ki, ifade ettim ki, anamı öldüren sultanlardan, halifelerden, istibdattan bu millet intikam alacaktır. Aldık mı arkadaşlar? (Sayende Paşam sesleri.)
Arkadaşlar! Aldığınız intikamın derecesi kafi değildir. Çok intikamcı olmanız lazımdır. Çok intikamcı olunuz. Düşmanlarınız çoktur.
Sevgili Karşıyakalılar! Hatta birbirinize çok dikkatli bakınız. Dost ve düşmanı ayırma alışkanlığını kazanmalısınız. Bütün bu sözlerden sonra tekrar birinci noktaya dönmek istiyorum, çocukluğumda bir şarkı işitmiştim. Derler ki, Karşıyaka İzmir'in gülüdür. Ben görüyorum, karşımda güller kokuyor. Arkadaşlar bu gülün temiz ve çok semavi rayihasını gönlümde bırakınız. Rahatsız olmayınız, gidiniz.
Paşa Hazretleri'nin nutukları sürekli bir surette alkışlandı. Bu esnada hazır bulunanlardan biri "Paşa Paşa lütfet, devam et" diye bağırdı. Muhterem Gazi'miz tekrar dönerek:
Arka
Teşkilatı Esasiye Kanunu'nun maddelerini zihnen takip ediyorum. Türkiya Büyük Millet Meclisi iki sene vazife yapar. Her iki senede bir defa yeniden seçilir. Bu zaman meselesi münakaşa olunabilir bir meseledir. Denilebilir ki, çok ve devamlı bir iş yapabilmek için toplantı ve oturum müddeti fazla olmalıdır. Fakat bizim çok korktuğumuz ve daima korkmakla hayatımızı kurtaracağımız bir şey vardır ki, herhangi bir şahsın, herhangi bir heyetin dahi istibdadı altında kalmaktır. Çünkü efendiler, şahıslar gibi meclisler de müstebit olur. Ve meclislerin istibdadı, şahısların istibdadından daha tehlikelidir. Dolayısıyla uzun müddet iktidara sahip olmak üzere toplantı halinde kalacak olan mebuslar, yavaş yavaş kendilerini seçen milletin arzusundan, emellerinden, hislerinden ve fikirlerinden uzak kalır, arada bir ayrılık olur. Bir gün bakarsınız ki, millet başka türlü çalışıyor, milli emeller başkadır.
Halbuki üç sene ve beş sene meclisin içinde kapanmış olan insanlar adeta devletle alakadar değilmiş, milletle alakasızmış gibi başka türlü düşünüyor. Ve bunları milletin nam ve hesabına kaydetmek isterler ve edebilirler. Onun için, bilhassa bizim gibi canı yanmış olan her milletin meclisi dahi her ihtimale karşı müddeti çok olmamalıdır. Bu bakımdan ne kadar az olursa bittabi bizim için o kadar arzu edilir. Eğer memleketimiz seri vasıtalara sahip olsaydı, şimendiferleriyle üç beş günde toplanabilmek ihtimali olsaydı. meclis her sene değişmeli idi. Hatta denilebilirdi ki, altı ayda değişmelidir. Ta ki millet anlasın ki, millet hakimiyetini vermemek için ve herhangi şekil ve surette vermemek için, kaptırmamak için bütün vasıflarını, bütün dikkat ve uyanıklığını temin edebilmiştir. Bu emniyeti temin edinceye kadar çok kıskanç davranacağız. Onun için müddet iki sene kabul edilmiştir. Bu, bu değerlendirmelerden dolayı uygun görülmelidir.
Yine Teşkilatı Esasiye Kanunu'nda bir madde görürüz ki, o maddede üç mevcudiyet söz konusudur. Meclisten bahsolunuyor ve meclisin seçtiği bir riyaset makamından bahsolunuyor ve yine meclisin seçtiği vekillerden meydana gelen bir heyeti vekileden bahsolunuyor. Ve bunlar arasında şöyle bir münasebet vardır: Meclis reisi meclisin kanunlarına imza koyar. Bu demek değildir ki, reis, meclisin çıkardığı kanunları tasdik eder. Yani meclis reisinin tasdik işareti olmadan o kanun katiyet kazanamaz fikri katiyen hatıra gelmemelidir. Böyle bir şey yoktur. Meclis kanunu yapar ve yaptım dediği gün kanun olmuştur. Reisin oraya imza koyması, meclisçe muamelesinin tamam olmuş olmasından başka bir şeye işaret etmez. Çünkü meclisin yapacağı kanunun tasdiki sıfatını bir adama vermek demek, milli hakimiyeti kökünden yıkmak demektir. Zaten padişahların ve halifelerin şimdiye kadar sahip okluğu en müthiş ve tehlikeli hak ne idi? Kanunları tasdik etmekti. Bizim usulümüzde ise hiç kimsenin meclisten çıkan kanunu tasdik etmeye salahiyeti yoktur; tasdik etmezse bir şey olmaz. Çünkü o sadece bir işaretten ibarettir. Yine o maddede bir hak görürüz ki, meclis reisi, heyeti vekile kararlarını tasdik eder; birisinde imza koyar, heyeti vekileninkini de tasdik eder. Bu da münakaşaya açık olan bir ifadedir. Yani meclis reisi, heyeti vekile kararlarını tasdik ettikçe heyeti vekilenin mesuliyeti kalkmış olabilir. Hayır efendiler, meclis reisi, heyeti vekilenin mesuliyetine iştirak etmez. Meclis reisinin heyeti vekile kararlarına imza koyması iki bakımdan lüzumludur.
"Dedim ki, ben her zaman söylerim, burada da bu vesileyle arz edeyim, benim elime büyük bir yetki ve kudret geçerse, ben sosyal hayatımızda arzu edilen inkilabı bir anda bir "Coup"(darbe) ile tatbik edebileceğimi zannederim. Zira, ben, bazıları gibi halkın anlayışını, önde gelenlerin anlayışlarını yavaş yavaş benim anlayışım ölçüsünde düşünme ve tasarlamaya alıştırmak suretiyle bu işin yapılabileceğini kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden ben bu kadar yıllık yüksek öğrenim gördükten sonra, medeni ve sosyal hayatı inceledikten ve hürriyeti elde etmek için hayati ve yılları harcadıktan sonra neden sıradanların seviyesine ineyim? Onları kendi seviyeme çıkarayım; ben onlar gibi değil, onlar benim gibi olsunlar."