Bu Arap düşüncesi, ümmet sözcüğü ile dile getirildi. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, yaşamlarını Allah sözcüğünün her yerde yükseltilmesine adamaya zorunlu idiler. Bununla birlikte, Allah'a kendi ulusal dilinde değil, Allah'ın Arap kavmine gönderdiği Arapça kitapla tapınma ve duada bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe Allah'a ne dediğini bilmeyecekti. Bu durum karşısında Türk ulusu birçok yüzyıllar boyunca ne yaptığını, ne yapacağını bilmeksizin, âdeta, bir sözcüğünün anlamını bilmediği hâlde Kur'an'ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.
İşitmişsinizdir ki, hem meclis reisi ve hem heyeti vekile reisi nasıl olur. Yani bir şahsiyet iki makamın nasıl reisi olur? Dolayısıyla heyeti vekile reisini başlı başına serbest bırakalım. Meclis reisinin bunlarla hiçbir alaka ve münasebeti olmasın. Bu takdirde karşımızda bir heyet kabul ederiz ve onu istediğimiz gibi hırpalar, eleştirir, mesul ederiz. Efendiler, bu da olamaz. Çünkü, bu zihniyet eski şekillere alışmış olan zihniyetlerden başka bir şey değildir. O zaman bir meclis olursa, başında bir reis; bir heyeti vekile olursa, başında bir reis; yekdiğerinden ayrı iki parça halinde kalır. Mutlaka bu iki parçayı bir noktada birleştirmek lazımdır. Pekâlâ, o halde başka bir reis seçelim. Bu iki reisten başka bir reis seçelim. Seçelim... Fakat bu kimin reisidir? İcra kuvvetinin reisi midir? Evet dersek, o vakit bir hükümdar yaratmış oluruz ve bu hükümdarla heyeti vekile alakadar olur ve bunun karşısında da milletle alakadar meclistir. Hayır öyle olmasın... Meclisin reisi mi? Evet veyahut hayır... Şimdi incelenirse mademki heyeti vekile vekiller heyetinden başka bir mahiyettedir, mademki meclis hem kanun yapma ve hem icra salahiyetine sahip bir meclistir, o halde her ikisinin reisi olmak üzere bir makam lazımdır. Zira, bu makamları, kanun yapma ve icra makamlarını ayırdığımız zaman meclisin mahiyetini de değiştinniş ve bozmuş oluruz. Onun için her ikisinin üzerinde bir reis lazımdır. Fakat arz ettiğim gibi, ne reisicumhurdur, ne hükümdardır; esasen hiçbir salahiyeti yoktur. Bir bakımdan meclisin muamelesinin son bulduğunu işaret eden bir adamdır. Diğer taraftan meclisin görüşüne göre hareket edip etmediğini kontrol eder. Heyeti vekilenin kontrolörüdür. Bununla beraber, bu şeklin yapmış olduğu birlik, bir baş tasavvur ettirir ki, o baş şu adamın bu adamın başı değildir. Belki o baş, o meclisin manevi şahsiyetinin başıdır. Belki o baş, bütün milletin manevi mevcudiyetinin başıdır. İşte bizim muhtaç olduğumuz baş, arkadaşlar, böyle bir baştır ve biz öyle bir başa sahibi
Saygıdeğer efendiler, sizi günlerce alıkoyan uzun ve ayrıntılı konuşmam, en sonunda, geçmişte kalmış bir dönemin hikâyesidir. Bunda, ulusum için ve gelecekteki çocuklarımız için dikkat ve uyanıklık sağlayabilecek bazı noktalar belirtebilmiş isem, kendimi mutlu sayacağım.
Efendiler, bu konuşmamla, ulusal hayatı bitmiş sanılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını, bilim ve tekniğin en son esaslarına dayanan ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan bu yana çekilen ulusal felaketlerden doğan uyanışın ve bu sevgili vatanın her köşesini sulayan kanların bedelidir.
Bu sonucu Türk gençliğine emanet ediyorum.
Ey Türk gençliği! Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyeti'ni sonsuza kadar korumak ve savunmaktır.
Varlığının ve geleceğinin tek temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir. Gelecekte de, seni bu hazineden yoksun bırakmak isteyecek iç ve dış düşmanların olacaktır. Bir gün, bağımsızlık ve cumhuriyeti savunma zorunluluğuna düşersen, göreve atılmak için, içinde bulunacağın durumun olanak ve koşullarını düşünmeyeceksin! Bu olanak ve koşullar çok elverişsiz bir nitelikte görünebilir. Bağımsızlık ve cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmemiş bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve aldatmacayla sevgili vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve ülkenin her köşesi fiili olarak ele geçirilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve daha korkunç olmak üzere, ülkenin içinde iktidara sahip olanlar aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik içinde bulunabilirler. Hatta bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını istilacıların siyasi emelleriyl birleştirebilirler. Ulus, yoksulluk ve sıkıntı içinde yorgun ve bitkin düşmüş olabilir.
Ey Türk geleceğinin evladı! İşte, bu durum ve koşullar içinde bile görevin, Türk bağımsızlık ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun güç, damarlarındaki soylu kanda mevcut
Efendiler, aradan yedi sene geçtikten sonra bugün Türk milletinin içinde bulunduğu vaziyet ve temas ettiği medeniyet sının memnuniyet verici değil midir? Henüz iddia etmiyorum ki, memleketin bütün servet kaynakları gelişmiş ve milleti layık olduğu saadet ve refaha ulaştırmak için Cumhuriyet hükümetinin istifadesi eline geçmiştir. Fakat bugüne kadar olduğu gibi milli teşebbüslerimizde iman ile, muvaffakiyete iman ile azimkârane yürüyecek olursak -ki yürüyeceğiz- bu son işaret ettiğim muvaffakiyet noktası dahi tamamen tecelli etmiş olacaktır. Dolayısıyla efendiler, sizin de içinde bulunduğunuz mesai ve teşebbüslerinizin hedefi, milletin hayati bir meselesini, ırki bir meselesini, medeni bir meselesini halle yönelik bulundukça, önünde tereddütlü durduğunuz maddi engelin kendiliğinden ortadan kalkacağına ve bütün önünüze çıkan müşkülatın kendiliğinden hallolunacağına şüpheniz kalmasın.
Efendiler, cihanda spor hayatı, spor âlemi çok mühimdir. Bunu siz mütehassıslara izaha gerek görmüyorum. Bu kadar mühim olan spor hayatı, bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın ıslahı ve gelişmesi meselesidir, seçkinleşmesi meselesidir ve hatta biraz da medeniyet meselesidir. Ben bu noktaları size ayrı ayrı izah etmek istemiyorum. Çünkü siz esasen bununla meşgulsünüz. Yalnız ben size millette, memleket evladında sporculuğun, nazarımda ne kadar mühim olduğunu izah için şunu diyebilirim ki, mukaddes vatanı, Türk milletinin yüksek şeref ve menfaatını müdafaa eden ordudur. Bundan daha mühim, daha yüce bir dayanak noktası tasavvur olunabilir mi?
Bilhassa bugünkü Cumhuriyet ordusundan bahsolunurken bundan daha yüce bir kuvvet tasavvur olunabilir mi?
İşte bu kıymetli, bu yüksek, bu yüce kuvvetin huzurunda size hitaben diyorum ki, bütün milleti ve bütün memleket evlatlarını sportmen yapmak için sarf olunan mesainin ehemmiyet ve kutsiyeti, aynı derecede kıymetli ve mühimdir. Ve şerefli ordumuza kıymetli bir kaynak teşkil edebilmek bakımından kahraman ordumuzca da en yüce hissiya
Milletler, hâkimiyetini geçici dahi olsa bırakacağı meclislere dahi lüzumundan fazla emniyet ve itimat etmemelidir. Çünkü meclisler dahi istibdat yapabilir. Ve bu istibdat şahsi istibdattan daha tehlikeli olabilir. Bunun için meclisler belli ve sınırlı zamanlarda yenilenir. Bu sayede milli hâkimiyet daha emin esasa ve şartlara bağlanmış olur. Meclisler makul haddinden fazla uzun müddet devam ederse, bu takdirde vekillerle müvekkiller arasındaki görüşler birbirinden ayrılmaya ve bağlar çözülmeye başlar. Nihayet vekiller başka şey, müvekkiller başka şey düşünmeye başlarlar.
Unlimited Quote Collections
Organize your favorite quotes without limits. Create themed collections for every occasion with Premium.
Ulusal duyguyu boğan, bu dünyaya değer verdirmeyen yoksulluklar, gereklilikler, felâketler görülmeye başlayınca, asıl gerçek mutluluğa öldükten sonra öbür dünyada kavuşacağı inancını veren ve sağlayacağını söyleyen dinsel doğma ve dinsel duygu, ulus uyandığı zaman onun şu gerçeği görmesine engel olamadı. Bu korkunç manzara karşısında kalanlara, kendilerinden önce ölenlerin, ahiretteki mutluluklarını düşünerek ya da bir an önce ölmeye dua ederek ahiret yaşamına kavuşmayı öğütleyen din duygusu; dünyanın, acısı duyulan tokatıyla hemen Türk ulusunun vicdanındaki çadırını yıktı; çağrılıları, Türk düşmanları olan Arap çöllerine gitti. Türk genel vicdanı hemen, yüzlerce yıllık güç ve ilerleme tutkusuyla, büyük heyecanlarla çarpıyordu. Ne oldu? Türkün ulusal duygusu artık ocağında ateşlenmişti. Artık Türk, cenneti değil, eski; gerçek büyük Türk atalarının kutsal miraslarının, son Türk el'lerinin savunma ve korunmasını düşünüyordu. İşte dinin, din duygusunun Türk ulusunda bıraktığı hatıra.
Türk ulusu, ulusal duyguyu, din duygusuyla değil, fakat insanlık duygusuyla yan yana düşünmekten zevk alır. Vicdanında ulusal duygunun yanında, insanlık duygusunun
onurlu yerini her zaman korumakla övünç duyar. Çünkü, Türk ulusu bilir ki, bugün uygarlığın büyük yolunda bağımsız ve fakat kendilerine paralel yürüdüğü bütün uygar uluslarla, karşılıklı insancıl ve uygar ilişki, elbette gelişmemizi sürdürmek için gereklidir. Ve yine bilmektedir ki, Türk ulusu, her uygar ulus gibi geçmişin bütün evrelerinde buluşlarıyla, bulgularıyla uygarlık dünyasına katkıda bulunmuş insanların, ulusların değerini bilir ve hatıralarını saygıyla korur. Türk ulusu, insanlık dünyasının içten bir ailesidir.
Başvelik Bayar'ın Programı Hakkında
(10 Kasım 1937)
Millete yepyeni bir program bildirdiniz. Bu program benim millete vaat ettiğim hususlardır. Celal Bayar ve arkadaşları, benim millete vaat ettiklerimi yapacaklarını bana ve millete vaat ettiler. Ben milletle beraber Celal Bayar'ın ve arkadaşlarının programının nokta nokta tatbik edildiğini takip edeceğim. Daha iyi izah edeyim: Ben, Türkiye Reisicumhuru Atatürk ve Türk milleti, Başvekil Celal Bayar'ın ve onun hükümetinin programını takip ediyoruz ve fiili neticesini görmek istiyoruz.
Dolayısıyla Osmanlı devleti ne yazık ki ölmüştür. Babıâli hükümeti ne yazık ki ölmüştür. Affedersiniz, hata ettim! 'Ne yazık ki' demeyecektim, iftiharla söylüyorum ki ölmüştür. Çünkü o ölmeseydi milleti öldürecekti. (Alkışlar.) Sonra İstanbul'da ikide birde rezil edilen, hakarete uğratılan, kovulan Meclisi Mebusan yoktur, ölmüştür. (Alkışlar.) Böyle her hakaret gördükçe, her hakarete tahammül gösterdikçe. milletin de hakikaten hakarete layık olduğunu ve hakarete tahammül etmekte olduğunu ispattan başka bir şeye yaramayan o Meclisi Mebusan ölmüştür ve ölmeye mahkûmdur. (Alkışlar.) Onun yerine Meclisi Mebusan namı değil Türkiya Büyük Millet Meclisi geçmiştir. (Yaşasın sesleri, alkışlar.)
Bu devleti, yeni Türkiya devletini tesis eden bir asli unsur vardır. Ve bu asli unsur ile işbirliği yapmış, talihini birleştirmiş unsurlar dahi vardır. Bu unsurlardan dindaş olanlar da vardır, başka başka din ve mezhepte bulunanlar da vardır. Bu memlekete ve bu devletin hakiki dayanağına daima iyi, âlicenabane hislerle mütehassis olmuş ve fiilleri ve hareketleri daima bu hissiyat dahilinde geçmiş bulunan ırkların aynı dinden olması şart değildir; mesela Musevi vatandaşlarımız gibi. Şüphe yok ki, Musevi vatandaşlarımız hiçbir vakitte bu memlekette olduğundan daha çok refah ve saadete sahip olamazlar. Şimdiye kadar böyle olmuştur. Yeni Türkiya, bu suretle kendilerine daha çok güven verici olur. (Alkışlar.) Diğer unsurlar dahi, gayrimüslim unsurlar dahi, mübadeleden sonra memleketimizde kalmış olacaklar dahi emin olabilirler ki, şimdiye kadar kapıldıkları teşviklerin ve kışkırtmaların artık bundan sonra hiçbir faydası, tesiri, hükmü olmadığını takdir eder ve tam bir sadakatle bu milletin içinde yaşamaya karar verirlerse, hiçbir vakitte bu millet tarafından kötü muameleye maruz kalmayacaklardır. Ve insaniyetin icap ettirdiği bütün hususların kendileri hakkında tatbik edilmiş olduğunu göreceklerdir. (Alkışlar.)
Efendiler, biliyorsunuz ki, bizde bir kanaat teorisi vardır. Kanaatkâr olmak teorisi vardır. Bu çok yanlıştır. Bu teori, aslında, olduğu mana ve özden çok çıkarılmıştır. Kastedilen, anlaşılan ile bağdaşmaz. Kanaatkâr olmak demek, fakir olmak, az şey ile yetinmek demek değildir. Bunu bir tarafa bırakalım. Diğer taraftan bunu çürüten bir şey daha vardır. Bir millet insanları çok çalışmaya mecburdur. Ne için çalışacak? Gaye, hayatın gerektirdiği her şeyi tedarik etmek ve en iyi tarzda tedarik etmektir. Bu ise zengin olmayı hedeflemekle mümkündür. Bir insan ve bir toplum zengin olacağım dediği zaman, ne kadar çok şey lazım olduğunu görerek ve onların her birini ayrı ayrı tedarik ederek en son bir vaziyete, mükemmel bir vaziyete ulaştırmak, mecburiyetindedir. Bunu şiar edinelim. Milletimizi zengin etmek lazımdır; kuvvetli kılmak için. Zengin olan muvaffaktır. Bu millet, muvaffak olmak istiyorsa zengin olacaktır. Kanaatkarlıktan bahseden insanların -ki hepimizin kulağına gelen- yorum tarzlarının yanlış olduğunu avazımız çıktığı kadar bağıralım. Çünkü böyle hareket etmezsek, çünkü o miskince tasavvurların tatbikatına koyulursak, o zaman en miskin vaziyette kalırız. Ve bu kadar miskin vaziyette kalan insanlar da, âli insanlardan meydana gelen toplumlar karşısında yalnız uşak olmaya mahkum kalır.
"Not: 2 - Yukarıda gördük ki (Akaş) sözünün bir manası da "bitmek" demektir. Güneş, (Akaş) vaziyetinden sonra görünmiyor, kayboluyor, bitiyor. (Akaş), güneşin görülmesine mani olan âdeta bir sed, bir mania, bir duvar gibi bir anlam veriyor. İşte bu anlamladır ki gözümüzün üstünde bulunup alnımızı görmeye mani olan yüksekliğe de (Akağş = kaş) deriz.
Büyük bir ırmağın ve yahut denizin yüksek kenarına, yüksek sahillere de (kaş) denir. Kelimenin Yakutçada şekli (hağs) tır ve "kaş, kıyı" demektir."
Gerçi bir Bursa mebusu, bütün yasama hayatında, hiçbir vakit kürsüye çıkmamış ve hiçbir vakit mecliste, millet ve cumhuriyet menfaatlerini savunmak için bir tek kelime dahi söylememiş olan Bursa Mebusu Nurettin Paşa, yalnız şapka giyilmesi aleyhinde uzun bir önerge vermiş ve bunu savunmak için kürsüye çıkmıştır. Şapka giydirilmesinin 'Anayasaya, millî hâkimiyete ve kişi dokunulmazlığına aykırı bir muamele' olduğunu iddia etmiş ve bunun 'halka uygulanmamasının bir kanunla sağlanmasına' çalışmıştır.
Fakat Nurettin Paşa'nın, millet kürsüsünden alevlendirmeyi başardığı taassup ve gericilik duyguları, o da birkaç yerde yalnız birkaç gericinin, İstiklal Mahkemelerinde hesap vermeleriyle söndü.
[105]
Muhammed'in Kökeni
Muhammed'in aile ve atalarına ait bütün malumat tarihi olmaktan ziyade, efsanevidir. Peygamber zamanında bu malumat yoktu; bunlar sonradan icat olunmuştur.
Arapların aile şecerelerinin tutulması usulü Halife Ömer zamanında başlamıştır. Bu usul birtakım düzme şecerelerin uydurulmasına yol açtı. Hakikatte, Muhammed'in kökeni hakkında pek az şey bilinmiştir; o kadar ki, onun asıl ismi dahi malum olmamıştır; Muhammed, Peygamber'in ismi değil, lakabıydı.
Peygamber'in cetleri hakkındaki malumat dahi tarihi vesikalara uymaz. Araplar, Peygamber'in İbrahim neslinden geldiğini ispata çalıştılar; Araplar bu suretle bütün
***
[106]
Arap ırkının yüksek asalet sahibi olduğunu ispat etmek hevesindeydiler.
Muhammed kendisi hiçbir zaman asalet şerefi iddiasına kalkışmamıştır. O, boş teferruata ehemmiyet vermezdi; gayesine doğru tereddütsüz yürür ameli bir adamdı.
Muhammed, hiçbir zaman, bir asalet unvanı istemedi; damarlarında, İbrani nebilerinin canı dolaştığını iddia etmedi; bilakis, gerek kendisinin, gerek ana ve babasının fakir halleriyle iftihar etti.
Bütün kaynaklar bize, Muhammed'in babası olmak üzere Abdülmuttalip'in oğlu Abdulla namında bir zatı gösterir; anasının da adını Emine olarak tespit ederler.
Muhammed dünyaya gelmeden evvel, babası ölmüştür, Emine de, çocuğunu altı
***
[107]
yaşında yetim bırakmıştır. Muhammed dedesi Abdulmuttalip yanında kaldı. Dedesi öldükten sonra da amcası Ebutalip'in himayesine girdi. Ebutalip çok fakir ve ailesi de kalabalıktı. Muhammed, geçimini temin için gençliğinde çobanlık etti.
Muhammed 25 yaşındayken Hatice isminde 40 yaşında zengin bir dul kadınla evlendi; daha evvel onun hizmetine girmiş, develerine ve ticaret işlerine bakıyordu.
Bu verdiğimiz malumat, öteden beri verilegelmekte olan malumattır. Ancak, bu hususta bilgimizi tarih çerçevesine sokabilmek için şu noktalara dikkati çekmek lazımdır.
Muhammed'in Abdulla ismini taşıdığına dair söylenen sözler kati değildir.
***
[108]
Abdulla
Limited Time Offer
Premium members can get their quote collection automatically imported into their Quotewise collections.
Kuşku yok ki, bizim milletimizin kişiliği de bütün kişilikler gibi yükselmeye, istenilen biçime dönüşmeye uygundur. Fakat kendisi olmak koşuluyla!...
Eğer bizim kişiliğimize dışardan, bizim kişiliğimizden başka kişiliklerdeki etkenler tarafından bir biçim verilmek istenirse, bundan bilinen ve belirli hiçbir biçim, hiçbir sonuç çıkamaz!..