Çocuk nesneleri ayırt etmeye başlar başlamaz, kendisine gösterilenler içinde bir seçim yapması önemlidir. Tüm yeni nesneler doğal olarak insanın ilgisini çeker. İnsan kendisini o kadar zayıf hisseder ki tanımadığı her şeyden korkar: Yeni nesneleri, onlardan etkilenmeden görme alışkanlığı bu korkuyu giderir. Örümcek derdi olmayan temiz evlerde yetiştirilmiş çocuklar örümcekten korkarlar ve bu korku çoğu zaman büyüdüklerinde de geçmez. Ben örümcekten korkan, ne erkek, ne kadın ne de çocuk, hiç köylü görmedim.
Öyleyse, mademki bir çocuğa gösterilen nesnelerin yalnızca seçimi bile onu çekingen ya da cesur kılıyor, bu çocuğun eğitimi neden konuşmadan, işitmeden öncebaşlamasın ki? Onun yeni nesneler, çirkin, iğrenç, tuhaf hayvanlar görmeye alıştırılmasını istiyorum; ama bu, yavaş yavaş, uzaktan, alışıncaya kadar sürmeli; onları başkalarının ellediğini göre göre sonunda o da onları eller. Çocukluğunda kurbağa, yılan, ıstakoz görmekten korkmamışsa, büyüdüğünde, hangi hayvan olursa olsun, onu görmekten korkmayacaktır. Her gün nesneler gören bir kimse için artık korkunç nesneler yoktur.
Tüm çocuklar maskelerden korkarlar. Hoş bir yüz şeklinde bir maskeyi Émile’e göstermekle işe başlıyorum; sonra biri onun önünde bu maskeyi yüzüne takıyor: Gülmeye başlıyorum, herkes gülüyor, çocuk da ötekiler gibi gülüyor. Yavaş yavaş onu daha az hoş olan maskelere, sonunda iğrenç yüzlere alıştırıyorum. Eğer bu aşama aşama gitmeyi iyi idare etmişsem, çocuk, son maskede korkmak şöyle dursun, ilk maskede olduğu gibi buna da gülecektir. Bundan sonra artık o, maskelerle korkutulur diye kaygılanmam.

Benden çok daha fazla bilgiçlik taslayarak felsefe yapanları gördüm, fakat felsefeleri sanki kendilerine yabancıydı. Başkalarından daha bilge olmak istediklerinden, rastladıkları bir makineyi sırf merak için nasıl incelerlerse, dünyanın nasıl oluştuğunu anlamak için de aynı şekilde inceliyorlardı. İnsan doğasını, üzerinde bilgiççe konuşabilmek için inceliyorlardı, kendilerini tanımak için değil. Kendilerini aydınlatmak için değil, başkalarına öğretmek için çalışıyorlardı. Birçokları, iyi kabul edilsin de ne olursa olsun diye kitap yazma sevdasındaydılar; kitapları basılıp yayımlandığında, içindekilerle, onu başkalarına kabul ettirmek ve saldırıya uğradığında, içeriğinin çürütülmemesi için bu içeriğin doğru ya da yanlış olduğuna bakma zahmetine katlanmaksızın onu savunmak dışında hiçbir şekilde ilgilenmez olurlardı. Bana gelince, başkalarına öğretmek için değil, kendim bilmek için istedim öğrenmeyi her zaman. İnsanın başkalarını eğitmeye başlamadan önce, kendisi için öğrenmesi gerektiğine inandım.

It is by the activity of our passions, that our reason improves: we covet knowledge merely because we covet enjoyment, and it is impossible to conceive why a man exempt from fears and desires should take the trouble to reason.

Gardez-vous, surtout et ce sera mon dernier conseil, d'écouter jamais des interprétations sinistres et des discours envenimés dont les motifs secrets sont souvent plus dangereux que les actions qui en sont l'objet. Toute une maison s'éveille et se tient en alarmes aux premiers cris d'un bon et fidèle gardien qui n'aboie jamais qu'à l'approche des voleurs; mais on hait l'importunité de ces animaux bruyants qui troublent sans cesse le repos public, et dont les avertissements continuels et déplacés ne se font pas même écouter au moment qu'ils sont nécessaires.

It must be classed among those phenomena of a hypnotic order, which we shall shortly study. In a crowd every sentiment and act is contagious, and contagious to such a degree that an individual readily sacrifices his personal interest to the collective interest.

How have a hundred men who wish for a master the right to vote on behalf of ten who do not? The law of majority voting is itself something established by convention, and presupposes unanimity, on one occasion at least. 6.

Peoples once accustomed to masters are not in a condition to do without them. If they attempt to shake off the yoke, they still more estrange themselves from freedom, as, by mistaking for it an unbridled license to which it is diametrically opposed, they nearly always manage, by their revolutions, to hand themselves over to seducers, who only make their chains heavier than before.

Όταν τα δημόσια πράγματα πάψουν να είναι η κυριώτερη απασχόληση των πολιτών κι όταν οι πολίτες αρχίσουν να προτιμούνε την εξυπηρέτηση του βαλάντιού τους παρά την εξυπηρέτηση του προσώπου τους, το κράτος τότε βρίσκεται ήδη κοντά στην καταστροφή του. Είναι ανάγκη να πάνε στη μάχη; Πληρώνουν μισθοφορικά στρατεύματα κι αυτοί κάθονται στην ησυχία τους. Χρειάζεται να πάνε στο συμβούλιο; Διορίζουν αντιπροσώπους κι αυτοί μένουνε στα σπίτια τους. Εξ αιτίας της οκνηρίας και της φιλοχρηματίας τους, παίρνουν στο τέλος στρατιώτες για να υπηρετούν την πατρίδα και διορίζουνε βουλευτές που δνε κάνουν άλλο τίποτε παρά να την πουλάνε.

Οι φροντίδες του εμπορίου και των τεχνών, η ακόρεστη επιθυμία του κέρδους, η μαλθακότητα και ο πόθος των ανέσεων, μεταβάλλουν τις προσωπικές υπηρεσίες σε χρηματικές. Ο καθένας δίνει ένα μέρος από το κέρδος του για να διατηρήσει την ανάπαυσή του. Δόστε χρήματα και σε λίγο θάχετε δεσμά. Η λέξη αντισήκωμα είναι λέξη δουλική. Είναι άγνωστη στο ελεύθερο άστυ. Σ’ ένα αληθινά ελεύθερο κράτος, οι πολίτες όλα τα κάνουν με τα χέρια τους και τίποτα με το χρήμα. Αντί να πληρώνουν για να εξαιρεθούν από τις υποχρεώσεις τους, θα πληρώνανε για να τις εκπληρώσουν αυτοί οι ίδιοι. Βρίσκομαι πολύ μακρυά από τις κοινές ιδέες. Έχω τη γνώμη ότι οι αγγαρείες είναι λιγώτερο αντίθετες προς την ελευθερία παρά τα αντισηκώματα.

Όσο καλλίτερα συγκροτημένο είναι το κράτος, τόσο περισσότερο υπερισχύουν οι δημόσιες υποθέσεις έναντι των ιδιωτικών, στο πνεύμα των πολιτών. Υπάρχουνε επίσης πολύ λιγώτερες ιδιωτικές υποθέσεις και τούτο γιατί, επειδή το ποσό της κοινής ευτυχίας, παρέχει ένα μερίδιο πολύ αξιόλογο στην ευτυχία του κάθε ατόμου, δεν μένουν σ’ αυτό παρά ελάχιστα πράγματα, που θα πρέπει να τ’ αναζητήσει με τις ιδιάιτερες φροντίδες του. Σε μια καλά διοικούμενη πολιτεία ο κάθε πολίτης σπεύδει για να λάβει μέρος στις συνελεύσεις. Όταν υπάρχει κακή κυβέρνηση κανείς δεν θέλει ούτε ένα βήμα να κάνει για να πάει στη συνέλευση, γιατί κανένας δεν ενδιαφέρεται για ό,τι γίνεται. Προβλέπουν